Brüksel Anlaşması ve Tam Üyelik Süreci



Brüksel Anlaşması ve Tam Üyelik Süreci
Türkiye bir süredir karamsar bir dönemden geçiyor. Ülkeler zaman zaman, kısmen kendi hataları kısmen kendilerinden kaynaklanmayan fakat dış dinamiklerde meydana gelen sebepler yüzünden bu gibi durumlarla karşılaşıyor. Türkiye’de bugün yaşanan sıkıntılı durumu her iki nedene birden bağlamak mümkün. Ne var ki son birkaç yıldan beri süregelen bu koşullara sebep olan iç ve dış nedenler yıllardan beri tartışılıyor. Ama dönüp dolaşıp aynı şeyleri tekrar etmek ve birbirimizi suçlayarak gerginlikleri ve kutuplaşmalarımızı keskinleştirmek dışında bir sonuca varmamız mümkün olmuyor.

Oysa ihtiyacımız olan şey kendimizi mahkûm ettiğimiz gerginlik ve husumet sarmalından bizi çıkarabilecek bir yol haritası bulabilmek. Bu yol haritasını geriye değil ancak ileriye bakarak yapabiliriz. Muhakkak ki acı olayları bütün sıcaklığıyla yaşadığımız şu günlerde henüz geçmişe bir çizgi çekecek durumda değiliz. Hiç şüphesiz yaşadığımız bu karamsarlıktan bizi kurtaracak sihirli bir değnek de yok. Ama olayların akışı eğer beraberinde tutunabileceğimiz bazı dalları da sürüklüyorsa bu fırsatları değerlendirebileceğimizi düşünmeliyiz. Tabii gerçekçilikten uzaklaşmamak kaydıyla.

Fırsatlar

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında mülteci krizi konusunda 18 Mart’ta Brüksel’de varılan mutabakat aslında böyle bir fırsat oluşturuyor. Ancak bu mutabakata abartılı nitelikler vehmedersek bunun bir fırsat olmaktan çıkacağını hatırda tutmamız yararlı olur. Aksi takdirde bizi yine büyük hayal kırıklıklarının bekleyeceğini hatırda tutalım.

Brüksel mutabakatının iki boyutu var: (i) AB açısından acil, yaşamsal ve taktiksel öncelik taşıyan kısa vadeli boyut; yani göçmenlerin bir an önce geri gönderilmesi; (ii) Türkiye açısından hem kendi sığınmacı sorunumuzun yönetilmesi hem de AB’ye katılım sürecindeki tıkanıklıkların aşılması gibi stratejik öncelik taşıyan uzun vadeli boyut.

Brüksel mutabakatının gerçekleşmesi aslında Avrupa’nın kısa vadeli taktiksel öncelikleriyle Türkiye’nin uzun vadeli stratejik önceliklerinin bağdaştırılabilmesini sağlayan zorlu müzakereler sonucunda gerçekleştirildi. Bu itibarla Anlaşma, eğer uygulanabilirse, yalnızca Türkiye-AB ilişkilerinin canlandırılması yolunda değil, belki Türkiye’nin yüzünü yeniden Avrupa’ya çevirmesi yönünde önümüze çıkan bir şans olarak değerlendirilebilir. Bu iki gözlem aynı şey değil. Canlandırma konusu her iki tarafın iradesine bağlı iken yüzümüzü bir yönden diğerine döndürme bizim irademizle ilgili. Ne var ki yüzümüzü bu vesileyle kısmen de olsa Avrupa’ya, dolayısıyla Batı’ya yeniden çevirme irademiz AB tarafında da karşılık buluyor. Zira böyle bir yön değişikliği, Avrupa ve Batı dünyasının da çıkarına. Dolayısıyla Brüksel’de bütün beklentilerimiz karşılanmamış olsa bile varılan mutabakat önemli.

Küçük adımlar

Meseleye derinlemesine bakacak olursak, AB’nin Türkiye’yi, kendi sorunlarını Avrupa’ya ihraç etmeyecek ve komşuları olan çevre ülkelerdeki istikrarsızların Birliğe sirayet etmesini önleyecek bir tampon ülke olarak görme tavrında bir değişiklik olmadığını görürüz. Türkiye ise, Brüksel mutabakatına katılma süreciyle ilgili stratejik bir boyut dâhil ettirmeyi başarmakla, en azından ileriye dönük olarak AB ile arasındaki bağın niteliğini, şimdilik belli olmayan bir formül tahtında tampon ülke statüsünden farklı bir statüye terfi ettirme imkânını açık tutma hedefini elde etmiş görünüyor. Son 10-15 yıldan bu yana Ortadoğu ve Avrupa’da şiddet temelinde çoğalan radikal dinci hareketlerin tehdidi muvacehesinde Müslüman çoğunluklu Türkiye’nin yüzünü yeniden Avrupa’ya yani Batı’ya çevirmesinin Avrupa için önemi açık.

Dolayısıyla aslında her iki tarafın birbirine yönelik Brüksel’de attıkları bu küçük adım ileriye dönük olarak daha büyük adımların atılmasının önünü açan bir gelişme olabilir. Bu küçük adımlar yöntemi (incremental progress), AB’nin son 60 yıldır düşe kalka kaydettiği mesafeleri ve elde ettiği terakkileri kazanmasını sağlayan yöntemle örtüşüyor.

Brüksel’deki sonucu biz de bu gerçekçi yorum kapsamında değerlendirebilirsek bu gelişmenin üzerine yeni küçük hamlelerle yeni tuğlalar koymamız mümkün olabilir. O zaman Brüksel Anlaşması Türkiye’nin AB’ye katılım süreci açısından gerçekten bir şans olabilir. Türkiye tampon ülke statüsünden partner ülke statüsüne doğru evrilebilir. Bu şansı ise bize Avrupa’da birdenbire bir Türkiye aşkı doğması veya bizim Avrupa bütünleşme projesinin bilincine varmamız veya aniden Avrupa idealine kapılmamız sağlamıyor. Bu fırsatı sunan maalesef komşumuz Suriye halkının ıstırapları ve hâlen kendi sorunlarıyla boğuşan AB’nin çaresizliği.

İnandırıcı siyasi irade

Tabii AB her şeyden önce bu anlaşmanın mülteci krizinin çözümüne dönük hükümlerinin süratle ve etkinlikle uygulanmasını bekleyecek. Ancak anlaşmanın uygulanmasının önünde zorlu hukuki, siyasi ve lojistik engeller bulunuyor. Eğer uygulanabilirse anlaşma aslında Türkiye’nin sığınmacı sorunlarının kısmen hafifletilmesine de katkıda bulunacağı için çıkarlarımıza uygun düşüyor. Ama bu engeller aşılamaz ve uygulamada sorunlar çıkmaya başlarsa, AB ile aramızda karşılıklı suçlamalarla yeni bir gerginlik dönemi başlayabilir. Bu itibarla başarılı bir uygulama büyük önem taşıyor. O takdirde bu mutabakat katılım sürecinin canlandırılmasının yolunu açabilir. Ama tam üyelik hedefinin gerçekten hayatiyet kazanması için sadece başarılı uygulama yeterli olamaz.

Türkiye’nin AB üyeliğinin yeniden gündeme gelmesi için her şeyden önce Avrupa ile aramızda yerleşmiş olan karşılıklı itimatsızlığın giderilmesi ve uzun süreden beri yerleşmiş olan olumsuz kanaatlerin değişmesi gerekiyor. Bu da AB’ye üyelik yönünde inandırıcı bir siyasi iradeyi sergileyebilmemizle mümkün olur. Söz konusu siyasi irade ise gerek hükümet gerek muhalefet olarak AB bütünleşme projesinin özünün içselleştirilmesine ve Türkiye’nin dünyadaki saygınlığına darbe vuran bazı uygulamaların ve tasarrufların süratle gözden geçirilmesine bağlı.

Serbest tartışmanın önemi

Türkiye’nin sivilleri de hedef alan acımasız bir terör örgütü olan PKK ile silahlı bir mücadele içinde olduğunu herkes biliyor. Ayrıca ülkenin toprak bütünlüğü ve siyasi birliğinin korunması için bu mücadelenin haklılığı teslim ediliyor.

Ancak bu mücadelede güvenlik güçlerinin zaman zaman maruz kaldığı ithamlar, yayın yasakları ve tartışma sınırlamaları nedeniyle resmî açıklamalar dışında inandırıcı cevaplar verilemediği için kamuoyunu bilgilendirmede inisiyatif üstünlüğü terör örgütü ve onu destekleyen çevrelere kayıyor. Açıklamaları sadece resmî makamlar yaparsa bu resmî açıklamalar not edilir; fakat etkili olmaz. O zaman aleyhimize algı kümeleri dalgalar hâlinde dünya kamuoylarına yayılarak başta AB ve ABD olmak üzere hükümetlerin, parlamentoların ve sivil toplumların tutumları üzerinde son derece olumsuz bir iklimin yerleşmesine sebep olur. Bu, bizzat bizim on yıllardır maalesef vazgeçemediğimiz sakim tatbikatlarımızdan biri.

Dünyada kamuoylarından daha güçlü hiçbir kuvvet yok. Etkili bir kamuoyu oluşturma politikası ancak aykırı görüşe, eleştiriye ve serbest tartışmaya imkân vermekle gerçekleştirilebilir. Batı dünyasının en güçlü yönünü ve en yaratıcı dinamizmini sert eleştirilere ve serbest tartışmalara açık olması oluşturuyor. ABD ve Avrupa’nın Rusya ve Çin dâhil öteki ülkelere faikiyeti tam da bu noktada belirginlik kazanıyor. Ülkemizin dünyadaki saygınlığına darbe vuran en önemli uygulamalarımızdan bir diğeri de yıllarca sonuçlanmayan yargılama süreçleri, uzun tutukluluk süreleri; gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ve aydınların yargı önüne sık sık çıkma durumunda kalmaları.

Bunlara ilave olarak, sosyal medyaya pek sık getirilen sınırlamalar ve yolsuzluk iddalarının takipsiz kalması ile şeffaf ve açık bir demokratik toplum hâline dönüşme yönünde kitlelerimizde halkın bütününü kapsayan bir heyecan görülmemesi ve resmî makamların ve siyasi partilerin böyle bir heyecanın yaratılmasına öncülük etmekteki isteksizlikleri sayılabilir.

İfade özgürlüğü

Bütün bu sıkıntıların temelinde yatan eksiklik ise ifade özgürlüğü sıkıntısı. Türkiye, bu sıkıntıyı yalnızca son yıllarda çekmiyor. Bu, son yüz yıldır aşamadığımız müzmin bir sorun. Ne var ki bu alanda ilerleme kaydedemediğimiz ölçüde Türkiye’nin dünyada kolektif vicdanları ve gönülleri fethetmesi, moda tabiriyle ‘kalpleri ve zihinleri kazanması’ ve layık olduğu saygınlık ve itibar düzeyine erişmesi mümkün olamaz. Bu düzeye erişemediği ölçüde de son Brüksel Anlaşması ne kadar önemli olursa olsun Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinde Avrupa’nın istikrarsızlıklarını önleyen tampon ülke statüsünden masada veto hakkına sahip eşit partner ülke statüsüne geçmesi mümkün olamaz.

Not: Bu yazı ilk olarak Analist Dergisinin Nisan 2016 sayısında yayınlanmıştır.скачать dle 10.6фильмы бесплатно


Daha tez məlumatlanmaq üçün yeni Facebook səhifəmizi